Ulu bir çınar olmak için doğmuş bir ağaç varmış. Tohumları en eski zamanlardan gelmiş. Tanrılar vermiş can suyunu, kadim rüzgarlar üflemiş ruhuna, soğuk ve coşkun sular yürümüş her zerresine. Toprağa düştüğü ilk andan beri güneş tanırmış onu. Geceleri yalnız kalmasın diye ay sararmış onu. Ah zaman! Dost mu yoksa düşman mı asla bilemediğimiz misafir. Uğramaz olur mu o tohuma. Kapısını ilk çaldığında biliyor muydu kurtçukları? Zamanla büyümüş, zamanla hayat işlemiş dallarına çınarın. Kuzgunlar konmuş, serçeler yuva yapmış dallarına. Yorgun yolcular gölgesine sığınmışlar. Gençler aşklarını kazımışlar. Mevsimler getirmiş, mevsimler götürmüş zaman. Dallarına karlar yağmış, ulu çınar olmuş. Her kış baharı beklemiş çınar. Yazı sevmezmiş. Kıştan nefret edermiş. Yine bir kış bitimi içini ısıtacak baharın özlemi doruklardayken bir şey olmuş. Anlayamamış koca çınar. Hey gidi koca çınar! Nasıl fark edememiş kalın kabuğundan giren kurtçukları? Baharı beklerken yavaş yavaş ölümü kucaklamış. İçindeki yiyicileri bahar kıpırtısı sanmış. Kurumaya başlamış o ulu çınar içten içe. Önce dalları gitmiş bir bir, ne kuzgunlar kalmış ne de cıvıltılı serçeler. Pul pul dökülmüş kabuğu. Bir dolunay gecesi ay onu yalnız bırakmış. Bir yaz rüzgarı gelmiş. Anlamamış bile zavallı çınar. O önü alınamayan fırtınalara direnen ulu çınar kopuvermiş köklerinden. Yok artık koca çınar. Zaman nerede? Nerede kurtçuklar? Nerede güneş? Nerede ay?
Yorumlar
Yorum Gönder